Ölümlü dünya, ölümlü insan, ha alim olsan ha zalim olsan...
Ölümlü,
Dünya ölümlü.
Ey insan,
Alim olsan da,
Zalim olsan da,
Değerine paha biçemiyorsan,
Yalnız öleceksin,
bunu unutma...
04.09.2009 tarihi itibari ile blog hayatımın ötenazi isteği değerlendirilip, nazisinin ötelenmesine karar verilmiştir:). Hoşçakal bloğum.
4 Eylül 2009 Cuma
4 Mayıs 2009 Pazartesi
Kör...
Ayağımı ıslatan, göremediğim gözyaşlarımın oluşturduğu bir göldü. Hiçbir ışığın sızmadığı derin kuyu beynimin içinde yine güldü.
El yordamıyla arıyorum buradan beni çıkaracak deliği. Soğuk karanlıkta, soluğumun nemleştirdiği girintili çıkıntılı duvalara sürtüyorum elimi. Ellerim ıslak, ama bu ıslaklık ne terden ne de sudan. Elimdeki ıslaklık, bana set çeken duvarların yüreğime kadar batırdığı çıkıntılarının hediye ettiği kandan. Hiçbir ışık yok. Elimi kaldırmama engel olan, benden bir karış yükseklikte ki tavanı bile göremiyorum. Derin bir sızıyla, acıyla oturuyorum. Dizlerime düşen başıma sabitlenmiş o işlevsiz organı, gözlerimi kapatıyorum. gözlerimin kapandığına emin olmak için ellerimi bastırıyorum göz kapaklarımın üstüne. Ellerime bulaşan kanın o mayhoş tadı, dokunduğu dilimi yakıyor.
Gözlerim kapandığında giriyor ışık, ve görebiliyorum...
Beyaz renk, karanlığın hüküm sürdüğü tüm boşluklara dolmaya başlıyor. Görüntüler seslerle beraber şekil kazanıyor. Karanlıktan çıkmak için yorulan bedenim için hızla atan kalbim şimdi anlam veremediğim bir heyecanla hızla atıyor. Bulunduğum ortamdaki görüntüler iyice netlik kazanıyor. Netlik kazanan şekiller dev canlılara ait, ama hepsi ters duruyorlar. İçlerinden birisi bana vurmaya başlıyor. Ona bağırmak istiyorum, artık vurmayı kesmesi için, önce sesim çıkmıyor, hatta nefes de alamıyorum. Sonra vurmalar şiddetini ve sayısını arttırınca olanca gücümle bağırıyorum, DUR ARTIIIIK! Fakat ağzımdan çıkan sadece detone bir çığlık. Ama bu da yetiyor, bana vuranın durması için. Birden ortamda ki herkes gülmeye başlıyor. Komik birşey mi söyledim acaba. Bana vuran kişi beni kaldırıyor ve taşımaya başlıyor. Burada en kısa, en ince, en hafif ve en gücsüz benim. Onun için gülüyor devler demek bana. bunların hesabını sormam gerekecek daha sonra. Beni taşıyan dev, bir yere uzanmış terler içinde kalmış başka bir dev'e teslim ediyor beni. Bırakıldıktan sonra, biraz önce yaşadığım tedirginliğin ve korkunun (aslında korkmuyorum) yerini güçlü bir sıcaklık alıyor. O kadar ki başımı koyup uyumak istiyorum ve gözlerim yavaşça kapanıyor...
Ayağımı ıslatan su artmış ve ayak bileğimin hizasına kadar gelmiş, kalkmaya çalışıyorum. kalkıyorum ve yine ellerimi kullanarak hatırladığım son işi yapmaya, beni buradan çıkaracak deliği aramaya tekrar başlıyorum. Beni çevreleyen karanlığın içinde cansız soluk alışlarım yine sıklaştı. Bağırmak için ağzımı açıyorum, ama hiç ses çıkmıyor. Ya da bağırıyorum, ama kulaklarım mı duymuyor. Ne kadar süredir buradayım ve neden burda kimse yok? İçinde bulunduğum karanlığın ne kadar büyük olduğunu bilmiyorum, göremiyorum beni saran duvarların nerde başlayıp nerde sonlandığını. Bilemiyorum biraz önce bulunduğum yerin hangi tarafta kaldığını. Dönemiyorum arkamı, tekrar döndüğümde nereye bakacağımı bilmediğim için.
Çıkışı çabuk bulmak için olanca hızımla hareket ediyorum, ama bu çaba bana çıkışı göstermekten çok, zorladığı kaslarım yüzünden hareketimi yavaşlatıyor. Kramplarla kasılan bedenimi bırakıyor ve yere düşüyorum. Çok az kalan, sahip olduğum enerjiyle oturma pozisyonu alıyor ve başımı tekrar dizlerime koyup, sıkıca gözlerimi kapatıyorum...
Giysileri birbirine benzeyen birçok canlı.. Bu sefer birçoğu benim boyumda, ama yine bazıları için kafamı kaldırmak zorunda kalıyorum. Demek burada da devler mevcut. Herkes gibi tahtadan oturaklı masalara yayılıp, yanımdakilere ayak uyduruyorum ve sürekli konuşan bir dev'i dinliyorum. Dev konuştukça daha çok yayılıyorum oturduğum masaya. Yeter artık susu demek istiyorum, ama herkes benimle aynı durumda ve kimsede çıt yok. Sabrediyorum, bekliyorum susmasını. en sonunda çok gür bir melodi ile dev yerinden kalkıyor ve dev'in ortamı terketmesiyle inanılmaz bir enerji seline şahit oluyorum. Biraz önce neredeyse uyuyacak olanlar, şimdi neredeyse uçacaklar. İçimi delerek akan bu enerji seline kendimi bırakıyorum. Kalbim parçalanırcasına hızla atmaya başlıyor. Herkes elele tutuşuyor ve dönmeye başlıyoruz. Elime akan o sıcaklık ve dönmenin etkisiyle başım dönüyor ve kararıyor dünya...
Ağızıma kaçan suyun bir kısmını yutuyorum, bir kısmını da öksürerek boşaltıyorum. Artık dizlerime kadar dolan suda boğulma tehlikesi beni tekrar hareket etmeye zorluyor. Tekrar kalkıyor ve yürümeye başlıyorum. Hızlı hareket ediyorum, kaçıyorum. Neden kaçıyorum bilmiyorum. Herşey tanımsız benim için burda. Sadece karanlığı tarif edebilirim. Gördüğüm tek şey karanlık. Benim için artık zaman, ya kalp atışı ya da nefes alıp verme ile sınırlı. Acaba daha kaç kalp atışı olacak, kaç kez daha soluduğum bu hava bedenime girip çıkacak. Hareketimi sınırlayan bir boşluk var burada. Etrafı boşluklarla çevrili bir kara parçası üzerindeyim. Suyun içindeki ayaklarımı artık sürüyerek taşıyorum. elimi parçalayan duvarlarda yok ki tutabileceğim bir tutacak, ayaklarıma yardımcı olayım. Ayağımın sert bir cisme çarpması ile acı içinde duruyorum. Gözlerimin yerini alan ellerim ile çarptığım nesnenin oturabileceğim yükseklikte bir taş yükselti olduğunu anlıyorum. Oturup dinlenme düşüncesi, parçalanan ayağımın acısını dindiriyor. Taşın üzerine oturuyor ve kapıyorum gözlerimi...
Havada mı duruyorum, yoksa artık bir dev miyim. Küçüklerin hoplayıp zıpladığı bir alanda, devlerden nefret ettiğim için olsa gerek, küçüklerle aynı hizaya gelmek için (muhakkak) oturuyorum ve küçüklerin coşkun enerjisini zevkle izliyorum. Fakat küçükleri tek izleyenin ben olmadığımı farkediyorum. Ortamda başla devler de var ve küçüklerin yarattığı bu şölene benim gibi seyirci olarak katılıyorlar. Fakat bu devlerin bazıları küçüklere müdehale ediyor ve orada hakimin kendileri olduğunu gösterircesine küçüklerin şölenine mani olmaya çalışıyor. Dev'in müdehalesine karşın küçük dev'e saygı duyuyor ve ona göre hareketlerini belirlemeye çalışıyor. Bu müdehaleler şölende bir boşluk oluşturuyor ve ben müdehaleci bir dev'e karşı çıkmak için yerimden kalkıyorum. Dev'e yaklaştığım sırada bir küçük dev'in elini tutuyor ve bana bakıyor. Küçüğün gözlerinin içinde bir pırıltı mevcud, dev'in orda bulunması biraz canını sıkıyor gibi görünse de, şölenlerinin bozulması ile azalan enerjisinin yerine daha güçlü bir enerji dev'in elinden küçüğe geçiyor. Dev de artık müdehaleci kimliğini bırakmış, yumuşak bir şekilde, ama aynı zamanda bir baltanın zor parçalayacağı bir bağla tuttuğu küçüğün eline bakıyor. Küçüğün gözlerinden akan ve içime giren enerji beni sarıyor ve dengemi sarsacak bir kuvvetle beni kendine çekiyor. Bu enerjinin güzel sarhoşluğuna kendimi bırakıyor ve kapıyorum gözlerimi...
Ayak parmaklarımın yere dokunması için geçen süre artık eskisi kadar kısa değil. Belime kadar gelen suyun kaldırma kuvvetiyle belki de ayakta durabiliyorum, ama hareket etmek de bir o kadar güç.
Karanlık suda, karamsar karanlığın içinde, sahip olduğum tek şey olan karanlığımın içine doğru yürüyorum...
Suyun içindeki uzuvlarımın sudan buruşmasından başka herşey aynı. Tıpkı içinde olduğum karanlık gibi. Artık hızlı Hareket etmem mümkün görünmüyor. Suyun içinde ayağımı kaldırmak için eskisninden çok daha fazla enerji harcamam gerekiyor. Su hayattır diyen ahmak, bu duruma hiç düştü mü acaba? Su artık benim için sonuma çıkan kestirme bir yol gibi gözüküyor. Yürürken elimi sürttüğüm duvarlar beni bir oyukla tanıştıryorlar. Bir çıkış yolu bulma heyecanım, elimi biraz daha ileriye uzattığımda bir bıçak alıp sırtıma saplıyor. Bir çıkış değil bu, ama içine girip dinlenebileceğim bir yer olabilir. Dizlerimi kendime çekiyorum ve içine sığıyorum. Suyun içerisinde kasılan vücudumu sıkıştırıyorum oyuğa ve sıkıca kapıyorum gözümü bir kez daha...
O küçücük elin ne kadar yumuşak. O, yaşama dokunan parmakların ne kadar güçlü, ne kadar da sıkı tutuyorlar sert ve hayat çizgisi solmuş elimi. O, solmuş bir güle yeniden hayat veren, gecenin hakim olduğu güne yeniden ışığı getiren, parlayan gözlerin, ne kadar saf, ne kadar ön yargısız bakıyorlar, gözlerini haketmeyen bir dünyaya doğru. Küçücük elleriyle tuttuğu işaret parmağımı emmeye başlıyor. Geçmişi olmayan bir yaşamın sinirlerini körelttiği, nasırlaşmış parmağımı çekmek istiyorum onun ağzından. Ama o, sıkıca tutmuş olduğu parmağımı, o kadar güçlü emiyor ki, parmağımı çektiğimde onu rahatsız edeceğimi düşünüyorum.
İki el, benim ellerim kadar olmasa da, büyük ve benimkinden çok daha zarif. Belli, bir dev'in elleri bunlar. Parmağımı emerken uyuyakalan küçüğü kucağımdan alıyor ve kafes şeklinde bir yatağın yanına gidiyor. Boş kollarıma bakıyorum. Küçüğün sahip olduğu ağırlıktan daha ağır bir boşluk kalıyor kollarımda ve yaşam ile dolmuş olan beni tekrar boşluğun pençesine atan o iki elin sahibine bakmak için kaldırıyorum kafamı ve bakıyorum. Ve o an, biraz önce parmağımı emen küçüğün dev bir kopyasının bana bakmakta olduğunu görüyorum. Gözlerinin içindeki masmavi, tertemiz gökyüzü ve onun üstünde sapsarı bir güneş gözümü alıyor, bakamıyorum. Bakamıyorum ve çeviriyorum başımı. Gözlerimi yakan ışığın acısı yerini, o ışığın kutsal enerjisinin beni saran sıcaklığına bırakıyor ve acının deviremediği göz pınarlarımın önüne konmuş seti yıkıyor. Yolunu kazarak açıp ilerleyen sıcak bir damlacık, ondan daha sıcak olan bir el ile temas ediyor ve o damlacık gibi onlarcasının, suratımı deşerek daha fazla ilerlemesine engel oluyor ve bir diğer elin de yardımıyla kafamı hafifçe çeviriyor.
Bir el mesafesi uzaklığından, yunusların hoplayıp zıplayıp dev dalgalarla boğuştuğu okyanusun ortasında milyonlarca renkle bezenmiş yere bakıyorum. Daha da yaklaşıyor ve cenneti dudaklarından içime alıyorum...
Oyuğun isimsiz mezarım olmaması için, itiyorum kendimi hava ile temas edebileceğim yere doğru. Ciğerlerime dolan suyu öksürerek çıkarmaya çalışıyor ve bir yandan da ayak parmaklarımın ucunda yürümeye çalışıyorum. Su artık burun deliklerimi kapatacak yükseklikte. Yarı yüzer yarı yürür bir şekilde ilerliyorum. Artık sonla aramda kalan mesafe bir karıştan biraz fazla. Mesafe daraldıkça, panik artmakta. Ayaklarım ve bedenim paniğim kadar güçlü değil. ayaklarımı yerden tamamen kesen su artık burnumu tavana sürtüyor. Gücümün neredeyse hepsini artık nefes alabilmek için harcıyorum. Tamamen 5 parmak mesafeye sıkışmış bir öyküm kaldığını biliyorum artık. Yaşadığım panik yerini sona bırakmak için yavaş yavaş terkediyor beni. Sona 2 parmak, belki de 3... Suyun ve sonun içindeyim. Nefes alamıyorum, ve bunun için acı çekecek bir bedenim yok artık. düşüncelerimin de gitmesini bekliyorum ve gözümü son kez son için kapatıyorum...
Herşeye merhaba dediğim yer gibi bir yerde hareketsiz yatıyorum. Çok yakınımda duran, bedenime sürekli birşeyler batırıp çıkaran, beyaz renkli birçok dev'in ortasındayım. Hareketsiz bir şekilde, bana ne yaptıklarını izleyebiliyorum sadece. Biraz daha ileride siması tanıdık bir yüze takılıyor gözlerim. Cenneti bana hediye eden dev, biraz küçülmüş, derisi de biraz kırışmış. Oluk oluk akan gözyaşlarının arkasındaki cennet hala, ucsuz bucaksız zenginliğiyle, bütün güzelliğiyle durmakta. Yakınımda sürekli ses çıkaran nesnelerin sesleri beni rahatsız ediyor. Niye hareket edemiyorum. Neden sürekli artan nefes sayımı kontrol edemiyorum. Neden patlarcasına hızla atıyor kalbim. Neyin acelesi bunlar. Bana ne demeye çalışıyorlar. Gözümü delercesine parlayan beyaz bir ışık içerisinde, herşeyin başladığı yerde beni sımsıcak ve yumuşacık kollarıyla ısıtan o dev'i görüyorum. Eliyle beni çağırıyor. Nasıl gelebilirim diyorum, ama o hareketlerine devam ediyor.
Sesler yükseliyor, görüntüler bulanıklaşıyor ve hissetmediğim acılar yerini tek hissedebildiğim boşluğa bırakıyor ve ışık beni kollarına alıyor...
Son.
11 Aralık 2008,
Gittiğin yerden bir serçe olarak gelip omzuma konduğun için,
Seni sevdiğimi, ağzımı mühürleyip gözlerimden çaldığın için,
Bu hikaye senin babacığım...
Birgün yaşadığım bu mağaradan, ışığınla beni çekip çıkaracaksın...
El yordamıyla arıyorum buradan beni çıkaracak deliği. Soğuk karanlıkta, soluğumun nemleştirdiği girintili çıkıntılı duvalara sürtüyorum elimi. Ellerim ıslak, ama bu ıslaklık ne terden ne de sudan. Elimdeki ıslaklık, bana set çeken duvarların yüreğime kadar batırdığı çıkıntılarının hediye ettiği kandan. Hiçbir ışık yok. Elimi kaldırmama engel olan, benden bir karış yükseklikte ki tavanı bile göremiyorum. Derin bir sızıyla, acıyla oturuyorum. Dizlerime düşen başıma sabitlenmiş o işlevsiz organı, gözlerimi kapatıyorum. gözlerimin kapandığına emin olmak için ellerimi bastırıyorum göz kapaklarımın üstüne. Ellerime bulaşan kanın o mayhoş tadı, dokunduğu dilimi yakıyor.
Gözlerim kapandığında giriyor ışık, ve görebiliyorum...
Beyaz renk, karanlığın hüküm sürdüğü tüm boşluklara dolmaya başlıyor. Görüntüler seslerle beraber şekil kazanıyor. Karanlıktan çıkmak için yorulan bedenim için hızla atan kalbim şimdi anlam veremediğim bir heyecanla hızla atıyor. Bulunduğum ortamdaki görüntüler iyice netlik kazanıyor. Netlik kazanan şekiller dev canlılara ait, ama hepsi ters duruyorlar. İçlerinden birisi bana vurmaya başlıyor. Ona bağırmak istiyorum, artık vurmayı kesmesi için, önce sesim çıkmıyor, hatta nefes de alamıyorum. Sonra vurmalar şiddetini ve sayısını arttırınca olanca gücümle bağırıyorum, DUR ARTIIIIK! Fakat ağzımdan çıkan sadece detone bir çığlık. Ama bu da yetiyor, bana vuranın durması için. Birden ortamda ki herkes gülmeye başlıyor. Komik birşey mi söyledim acaba. Bana vuran kişi beni kaldırıyor ve taşımaya başlıyor. Burada en kısa, en ince, en hafif ve en gücsüz benim. Onun için gülüyor devler demek bana. bunların hesabını sormam gerekecek daha sonra. Beni taşıyan dev, bir yere uzanmış terler içinde kalmış başka bir dev'e teslim ediyor beni. Bırakıldıktan sonra, biraz önce yaşadığım tedirginliğin ve korkunun (aslında korkmuyorum) yerini güçlü bir sıcaklık alıyor. O kadar ki başımı koyup uyumak istiyorum ve gözlerim yavaşça kapanıyor...
Ayağımı ıslatan su artmış ve ayak bileğimin hizasına kadar gelmiş, kalkmaya çalışıyorum. kalkıyorum ve yine ellerimi kullanarak hatırladığım son işi yapmaya, beni buradan çıkaracak deliği aramaya tekrar başlıyorum. Beni çevreleyen karanlığın içinde cansız soluk alışlarım yine sıklaştı. Bağırmak için ağzımı açıyorum, ama hiç ses çıkmıyor. Ya da bağırıyorum, ama kulaklarım mı duymuyor. Ne kadar süredir buradayım ve neden burda kimse yok? İçinde bulunduğum karanlığın ne kadar büyük olduğunu bilmiyorum, göremiyorum beni saran duvarların nerde başlayıp nerde sonlandığını. Bilemiyorum biraz önce bulunduğum yerin hangi tarafta kaldığını. Dönemiyorum arkamı, tekrar döndüğümde nereye bakacağımı bilmediğim için.
Çıkışı çabuk bulmak için olanca hızımla hareket ediyorum, ama bu çaba bana çıkışı göstermekten çok, zorladığı kaslarım yüzünden hareketimi yavaşlatıyor. Kramplarla kasılan bedenimi bırakıyor ve yere düşüyorum. Çok az kalan, sahip olduğum enerjiyle oturma pozisyonu alıyor ve başımı tekrar dizlerime koyup, sıkıca gözlerimi kapatıyorum...
Giysileri birbirine benzeyen birçok canlı.. Bu sefer birçoğu benim boyumda, ama yine bazıları için kafamı kaldırmak zorunda kalıyorum. Demek burada da devler mevcut. Herkes gibi tahtadan oturaklı masalara yayılıp, yanımdakilere ayak uyduruyorum ve sürekli konuşan bir dev'i dinliyorum. Dev konuştukça daha çok yayılıyorum oturduğum masaya. Yeter artık susu demek istiyorum, ama herkes benimle aynı durumda ve kimsede çıt yok. Sabrediyorum, bekliyorum susmasını. en sonunda çok gür bir melodi ile dev yerinden kalkıyor ve dev'in ortamı terketmesiyle inanılmaz bir enerji seline şahit oluyorum. Biraz önce neredeyse uyuyacak olanlar, şimdi neredeyse uçacaklar. İçimi delerek akan bu enerji seline kendimi bırakıyorum. Kalbim parçalanırcasına hızla atmaya başlıyor. Herkes elele tutuşuyor ve dönmeye başlıyoruz. Elime akan o sıcaklık ve dönmenin etkisiyle başım dönüyor ve kararıyor dünya...
Ağızıma kaçan suyun bir kısmını yutuyorum, bir kısmını da öksürerek boşaltıyorum. Artık dizlerime kadar dolan suda boğulma tehlikesi beni tekrar hareket etmeye zorluyor. Tekrar kalkıyor ve yürümeye başlıyorum. Hızlı hareket ediyorum, kaçıyorum. Neden kaçıyorum bilmiyorum. Herşey tanımsız benim için burda. Sadece karanlığı tarif edebilirim. Gördüğüm tek şey karanlık. Benim için artık zaman, ya kalp atışı ya da nefes alıp verme ile sınırlı. Acaba daha kaç kalp atışı olacak, kaç kez daha soluduğum bu hava bedenime girip çıkacak. Hareketimi sınırlayan bir boşluk var burada. Etrafı boşluklarla çevrili bir kara parçası üzerindeyim. Suyun içindeki ayaklarımı artık sürüyerek taşıyorum. elimi parçalayan duvarlarda yok ki tutabileceğim bir tutacak, ayaklarıma yardımcı olayım. Ayağımın sert bir cisme çarpması ile acı içinde duruyorum. Gözlerimin yerini alan ellerim ile çarptığım nesnenin oturabileceğim yükseklikte bir taş yükselti olduğunu anlıyorum. Oturup dinlenme düşüncesi, parçalanan ayağımın acısını dindiriyor. Taşın üzerine oturuyor ve kapıyorum gözlerimi...
Havada mı duruyorum, yoksa artık bir dev miyim. Küçüklerin hoplayıp zıpladığı bir alanda, devlerden nefret ettiğim için olsa gerek, küçüklerle aynı hizaya gelmek için (muhakkak) oturuyorum ve küçüklerin coşkun enerjisini zevkle izliyorum. Fakat küçükleri tek izleyenin ben olmadığımı farkediyorum. Ortamda başla devler de var ve küçüklerin yarattığı bu şölene benim gibi seyirci olarak katılıyorlar. Fakat bu devlerin bazıları küçüklere müdehale ediyor ve orada hakimin kendileri olduğunu gösterircesine küçüklerin şölenine mani olmaya çalışıyor. Dev'in müdehalesine karşın küçük dev'e saygı duyuyor ve ona göre hareketlerini belirlemeye çalışıyor. Bu müdehaleler şölende bir boşluk oluşturuyor ve ben müdehaleci bir dev'e karşı çıkmak için yerimden kalkıyorum. Dev'e yaklaştığım sırada bir küçük dev'in elini tutuyor ve bana bakıyor. Küçüğün gözlerinin içinde bir pırıltı mevcud, dev'in orda bulunması biraz canını sıkıyor gibi görünse de, şölenlerinin bozulması ile azalan enerjisinin yerine daha güçlü bir enerji dev'in elinden küçüğe geçiyor. Dev de artık müdehaleci kimliğini bırakmış, yumuşak bir şekilde, ama aynı zamanda bir baltanın zor parçalayacağı bir bağla tuttuğu küçüğün eline bakıyor. Küçüğün gözlerinden akan ve içime giren enerji beni sarıyor ve dengemi sarsacak bir kuvvetle beni kendine çekiyor. Bu enerjinin güzel sarhoşluğuna kendimi bırakıyor ve kapıyorum gözlerimi...
Ayak parmaklarımın yere dokunması için geçen süre artık eskisi kadar kısa değil. Belime kadar gelen suyun kaldırma kuvvetiyle belki de ayakta durabiliyorum, ama hareket etmek de bir o kadar güç.
Karanlık suda, karamsar karanlığın içinde, sahip olduğum tek şey olan karanlığımın içine doğru yürüyorum...
Suyun içindeki uzuvlarımın sudan buruşmasından başka herşey aynı. Tıpkı içinde olduğum karanlık gibi. Artık hızlı Hareket etmem mümkün görünmüyor. Suyun içinde ayağımı kaldırmak için eskisninden çok daha fazla enerji harcamam gerekiyor. Su hayattır diyen ahmak, bu duruma hiç düştü mü acaba? Su artık benim için sonuma çıkan kestirme bir yol gibi gözüküyor. Yürürken elimi sürttüğüm duvarlar beni bir oyukla tanıştıryorlar. Bir çıkış yolu bulma heyecanım, elimi biraz daha ileriye uzattığımda bir bıçak alıp sırtıma saplıyor. Bir çıkış değil bu, ama içine girip dinlenebileceğim bir yer olabilir. Dizlerimi kendime çekiyorum ve içine sığıyorum. Suyun içerisinde kasılan vücudumu sıkıştırıyorum oyuğa ve sıkıca kapıyorum gözümü bir kez daha...
O küçücük elin ne kadar yumuşak. O, yaşama dokunan parmakların ne kadar güçlü, ne kadar da sıkı tutuyorlar sert ve hayat çizgisi solmuş elimi. O, solmuş bir güle yeniden hayat veren, gecenin hakim olduğu güne yeniden ışığı getiren, parlayan gözlerin, ne kadar saf, ne kadar ön yargısız bakıyorlar, gözlerini haketmeyen bir dünyaya doğru. Küçücük elleriyle tuttuğu işaret parmağımı emmeye başlıyor. Geçmişi olmayan bir yaşamın sinirlerini körelttiği, nasırlaşmış parmağımı çekmek istiyorum onun ağzından. Ama o, sıkıca tutmuş olduğu parmağımı, o kadar güçlü emiyor ki, parmağımı çektiğimde onu rahatsız edeceğimi düşünüyorum.
İki el, benim ellerim kadar olmasa da, büyük ve benimkinden çok daha zarif. Belli, bir dev'in elleri bunlar. Parmağımı emerken uyuyakalan küçüğü kucağımdan alıyor ve kafes şeklinde bir yatağın yanına gidiyor. Boş kollarıma bakıyorum. Küçüğün sahip olduğu ağırlıktan daha ağır bir boşluk kalıyor kollarımda ve yaşam ile dolmuş olan beni tekrar boşluğun pençesine atan o iki elin sahibine bakmak için kaldırıyorum kafamı ve bakıyorum. Ve o an, biraz önce parmağımı emen küçüğün dev bir kopyasının bana bakmakta olduğunu görüyorum. Gözlerinin içindeki masmavi, tertemiz gökyüzü ve onun üstünde sapsarı bir güneş gözümü alıyor, bakamıyorum. Bakamıyorum ve çeviriyorum başımı. Gözlerimi yakan ışığın acısı yerini, o ışığın kutsal enerjisinin beni saran sıcaklığına bırakıyor ve acının deviremediği göz pınarlarımın önüne konmuş seti yıkıyor. Yolunu kazarak açıp ilerleyen sıcak bir damlacık, ondan daha sıcak olan bir el ile temas ediyor ve o damlacık gibi onlarcasının, suratımı deşerek daha fazla ilerlemesine engel oluyor ve bir diğer elin de yardımıyla kafamı hafifçe çeviriyor.
Bir el mesafesi uzaklığından, yunusların hoplayıp zıplayıp dev dalgalarla boğuştuğu okyanusun ortasında milyonlarca renkle bezenmiş yere bakıyorum. Daha da yaklaşıyor ve cenneti dudaklarından içime alıyorum...
Oyuğun isimsiz mezarım olmaması için, itiyorum kendimi hava ile temas edebileceğim yere doğru. Ciğerlerime dolan suyu öksürerek çıkarmaya çalışıyor ve bir yandan da ayak parmaklarımın ucunda yürümeye çalışıyorum. Su artık burun deliklerimi kapatacak yükseklikte. Yarı yüzer yarı yürür bir şekilde ilerliyorum. Artık sonla aramda kalan mesafe bir karıştan biraz fazla. Mesafe daraldıkça, panik artmakta. Ayaklarım ve bedenim paniğim kadar güçlü değil. ayaklarımı yerden tamamen kesen su artık burnumu tavana sürtüyor. Gücümün neredeyse hepsini artık nefes alabilmek için harcıyorum. Tamamen 5 parmak mesafeye sıkışmış bir öyküm kaldığını biliyorum artık. Yaşadığım panik yerini sona bırakmak için yavaş yavaş terkediyor beni. Sona 2 parmak, belki de 3... Suyun ve sonun içindeyim. Nefes alamıyorum, ve bunun için acı çekecek bir bedenim yok artık. düşüncelerimin de gitmesini bekliyorum ve gözümü son kez son için kapatıyorum...
Herşeye merhaba dediğim yer gibi bir yerde hareketsiz yatıyorum. Çok yakınımda duran, bedenime sürekli birşeyler batırıp çıkaran, beyaz renkli birçok dev'in ortasındayım. Hareketsiz bir şekilde, bana ne yaptıklarını izleyebiliyorum sadece. Biraz daha ileride siması tanıdık bir yüze takılıyor gözlerim. Cenneti bana hediye eden dev, biraz küçülmüş, derisi de biraz kırışmış. Oluk oluk akan gözyaşlarının arkasındaki cennet hala, ucsuz bucaksız zenginliğiyle, bütün güzelliğiyle durmakta. Yakınımda sürekli ses çıkaran nesnelerin sesleri beni rahatsız ediyor. Niye hareket edemiyorum. Neden sürekli artan nefes sayımı kontrol edemiyorum. Neden patlarcasına hızla atıyor kalbim. Neyin acelesi bunlar. Bana ne demeye çalışıyorlar. Gözümü delercesine parlayan beyaz bir ışık içerisinde, herşeyin başladığı yerde beni sımsıcak ve yumuşacık kollarıyla ısıtan o dev'i görüyorum. Eliyle beni çağırıyor. Nasıl gelebilirim diyorum, ama o hareketlerine devam ediyor.
Sesler yükseliyor, görüntüler bulanıklaşıyor ve hissetmediğim acılar yerini tek hissedebildiğim boşluğa bırakıyor ve ışık beni kollarına alıyor...
Son.
11 Aralık 2008,
Gittiğin yerden bir serçe olarak gelip omzuma konduğun için,
Seni sevdiğimi, ağzımı mühürleyip gözlerimden çaldığın için,
Bu hikaye senin babacığım...
Birgün yaşadığım bu mağaradan, ışığınla beni çekip çıkaracaksın...
1 Mayıs 2009 Cuma
quod scripsi, scripsi:)
İlk bloğum, burada doğuyorum, ilk heyecan ve herşey ilk :). bu ilk ve konusu doğum olmalı, ama ben, bana verilen hediye üzerine yazacağım. Doğmadan önce bana ne istediğimi, neyi beklediğimi sorsalardı, göstere göstere çürüyeceğim dünyada kıyametin ben doğmadan gerçekleşmesini isterdim:). bir canlının biyolojik ilk evresidir doğum. bütün parçaları saklı puzzle ın bize verilen ilk parçası, satrançta ilk hamle:), şah ve mat:). Ve doğdum. Beni dünyaya getiren insanın, beni dünyaya getirirken çektiği çileleri teslim aldım, ve tabi yaşadığı güzellikleri de. Ketum hayattan ciddi bir hoşgeldin. Yapamayacaklarımı bana göstereceğine kıçıma tekme atsaydın dedim hayata. Sırıtarak, o da olacak merak etme dedi bana. Varoluş bitişin bir yansımasıysa, ayna yerine cama bakmalı insanlar. Acaba dünyaya gelirken, neler kaçırdığımı görmek için dönüp bir baksa mıydım arkama :). Bir erkeğim, ve hiçbir zaman feminel duygular yaşamadım, ama merak ettim, bir canlıyı dünyaya getirmek mutlak mutluluk mudur diye. Lanet olsun bu da doğdu diyen bir anne var mıdır:). Belki de yüzlerindeki gülücükler, uzun süre çektikleri acının bir son bulmasına delalet midir:). Neticesinde canlı doğdu ve bir habitatta mevcud buldu. Peki diğer canlılar bu duruma sevindi mi? Zannetmiyorum:). Ya da sevindiler, ama sevinçleri kısa sürdü:). Niçin doğduk? a) sevmek için, b) sevilmek için c) kaçmak için d) kalıp savaşmak için e) acı çekmek için. Bence f) şıkkı:) hatta z) şıkkı, yani yok tarifi. belki hayatta kalmanın amacı vardır, ölmemek gibi:), ama doğmanın bir amacı yok. Doğumun bir getirisi var, pazarlanmak. Dünya bir vitrin ve bizler de doğar doğmaz birer biblo olarak konduk o vitrine. Zaman içersinde alıcılarımız oldu ve ikinci ele düştük. Yedek parçamız çok pahalı olduğu için ikinci el fiyatımız da düşük:). Ve doğdum, ağlayarak geldiğim bu dünyaya, gülerek veda edeceğim. severek ve sevdiğim günü kutsal sayarak veda edeceğim. Sırtımı sıvazlayıp, bir gün kıçıma tekme atacak hayatla kaybedeceğim bir savaştayım. bir gün sırtımdan sokacağın bıçağın sonumu getireceğini bilsem de Hayat, kılıcımı hiç bırakmayacağım:). Dikenli bahçelerden, karanlık ormanlardan, sisli tepelerden geçerek alacağım sana karşı kaldıracağım kılıcı . Çünkü beni bu boktan dünyaya sen getirdin, seni öldüremeyeceğimi bilsemde o kılıcı kalbine sokacağım. Hayat sen salaksın. Benimle uğraşmaktan unuttuğun bir şey aldım senden. Hayat sen güçlü, bir o kadar da aciz ve körsün. Sürekli sonumu getirmeye odaklandığın sırada göremediğin bir şey çaldım senden. Elimi kibirli kalbine sokarak, kopardım senden. Vur duvarlara başını, çünkü vermeyeceğim onu sana:)... post proelia praemia...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
